Dehrilerin 'Alemin Ezeliyeti' hakkındaki görüşünü nasıl değerlendirirsiniz...

Soru: Dehriler-materyalistler ve Natüralistlerin alemin ezeliyeti hakkındaki görüşünüz nedir. Kelam alimlerimiz bu görüşe yönelik nasıl itirazda bulunmuşlardır. Ateistlerin evrim ağacı sayfasında olup 16 bin görüntüleme alan ve bu konu ile ilgili olan bir soru şöyle: Ateizmin en kuvvetli argümanları, kanıtları nelerdir? Bazen madde üstü varlıklara inanasım geliyor ve neden olmasın diyorum ancak sonra tam anlamıyla her şeyin yalnız maddeden oluştuğunu ve bundan başka bir şeyin olmadığına sadece biz insanlar bazı şeyleri abartmışızdır diye düşünüyorum.

                                                      بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

 

Birinci Mesele: Âlemin Hudûsu ve Birinci Delil
​Âlem ezelî değil hâdistir, yani sonradan meydana gelmiştir. Bu görüş genel olarak Müslümanlar ve kendilerine kitap gönderilen din sahiplerinin ortak fikridir. Dehrîler, materyalistler ve tabiatçılar ise Allah’ın laneti üzerlerine olsun âlemin ezelî olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onlara göre âlemin Allah’a nispeti, güneş ışınlarının kendi yörüngesine nispeti gibidir ve bu yüzden zamansal olarak yörünge ışınlardan ayrılmadığı gibi Allah da yaratılanlardan ayrılmamaktadır. İlim talebi olan herkes bu konunun dinin temelini teşkil ettiğini bilmelidir; bu konuyu bilmeyen bir kimse dininde tahkik ehli değil, taklitçi bir mukallit durumunda kalacaktır. Müslümanların çoğunluğuna göre âlem ezelî olmayıp hâdis iken, dehrîler ve tabiatçılara göre âlem kadîm ve ezelîdir. Onlar güneş ışığın varlık nedeni olsa da yörüngesinin hiçbir zaman ışıktan ayrılamayacağını, bunun gibi Allah’ın zâtının da hiçbir zaman âlemden ayrılamayacağını, çünkü O’nun zâtının âlemin varlığında müessir bir illet olduğunu savunurlar. Fakat âlemin hudûsuna dair birçok delilimiz mevcuttur.
​Âlemin muhdes olduğuna dair birinci delil, cisimlerin ezelî olmaları durumunda ezelde ya durağan yani sâkin ya da hareketli yani müteharrik olacakları esasına dayanır. Her iki kısım da geçersiz olduğu için âlemin ezelî olduğu görüşü de geçersizdir. Bu delili temellendirmek için üç öncüle ihtiyaç duyulur. Birinci öncül, cisimler ezelî olsalardı ezelde ya durağan ya da hareketli olacakları öncülüdür. Bunun kanıtı şudur ki her cismin kendi yönü ve yer kaplamaya sahip olması gerekir; bu cisim kendi yönü ve yerinde sabitse durağan, değilse hareket edendir. Bu hasr, yani taksim ve sınırlama zorunludur çünkü bu varlık ve yokluk arasında gerçekleşen bir hasrdır ve ikisinin ortası yoktur. Böylece her cismin ya durağan ya da hareketli olduğu sabit olur. İkinci öncül, cisimlerin ezelde durağan olmadıkları öncülüdür. Hasmımız, yani karşı taraf bu öncülün doğruluğu konusunda bizimle hemfikirdir; çünkü hasma göre gezegenlerin hareketleri, seyyârât yani dolaşan ve sâbitât yani sabit olan yıldızların kendi etrafında dönmeleri ezelîdir, böylece cisimlerin ezelde durağan olmadıkları ortaya çıkmış olur. Üçüncü öncül ise cisimlerin ezelde hareketli olmadıkları öncülüdür ki aslında araştırma ve tartışmaya konu olan mahallü’l-hilâf bu öncüldür ve bu öncülün doğruluğunu ortaya koyan birçok delil vardır.
​Bu üçüncü öncülü ispatlayan birinci delil, hareketin hakikati ve mâhiyetinin bir halden diğerine intikal etmek olduğu esasına dayanır. Dolayısıyla hareket, kendisinden intikal ettiği bir durumla öncelenmektedir. O halde hareketin hakikati başka bir şeyle öncelenmeyi gerektirirken, ezelî olanın hakikati başka bir şeyle öncelenmeyi gerektirmemektedir. Bu durumda hareket ile ezelîliğin bir araya gelmesi imkânsızdır.
​İkinci delil, herhangi bir hareket parçasının ezelde var olup olmadığını sorgular. Şayet ezelde bir hareket parçası yoksa, bu da hiçbir hareket parçasının ezelî olmadığı anlamına gelecektir ki tam olarak ispat etmeye çalıştığımız da budur. Buna karşılık herhangi bir hareket parçası ezelde varsa, bu durumda söz konusu parçadan önce ya başka bir parça vardır ya da yoktur. Şayet ezelî olan bu parçadan önce başka bir parça varsa, bu durumda ezelî olanın başka bir şeyle öncelenmesi gerekir ki bu muhaldir. Şayet bu hareket parçası başka bir şeyle öncelenmemişse, bu durumda da söz konusu hareket parçası bütün hareket parçalarına öncelik etmiş olacaktır. Bu da hareketlerin bir başlangıca ve sona sahip olduğunu gerektirmektedir ki tam olarak ispat etmeye çalıştığımız da budur.
​Üçüncü delil, hareketin kendisinden intikal ettiği bir durumla öncelenmesi sebebiyle hareketin hakikati çokluğu gerektirmektedir. Buradaki çokluk ise geçmiş her hareketin başka bir hareketle öncelenmesidir. Bu durumda daha önce meydana gelmiş her hareket muhdes olmaktadır. Her muhdes de bir müessire muhtaçtır. Bu müessir ise kaçınılmaz olarak ya mûcib bi’t-tab‘ yani tabiatı gereği müessir olan ya da fâil-i muhtârdır. Onun tabiatı gereği müessir olması mümkün değildir; çünkü mûcib olan müessirin kadîm olması, eserin de kadîm olmasını gerektirir ve bu da sonradan meydana gelen bütün hareketlerin kadîm olmasını gerekli kılmaktadır ki bu imkânsızdır. Böylece ortaya çıktı ki daha önce meydana gelmiş bütün hareketler ihtiyar sahibi bir müessire muhtaçtır. Bu müessirin de kendi fiilinden önce var olması gerekir. Dolayısıyla daha önce meydana gelmiş bütün hareketler, bir fâil-i muhtârın varlığıyla öncelenmektedir. Başka bir şeyle öncelenen her şeyin de bir başlangıcı bulunmaktadır. Sonuç olarak daha önce meydana gelen bütün hareketlerin bir başlangıcı vardır ve tam olarak ispat etmeye çalıştığımız da budur.
​Dördüncü delil, Satürn yani Zühal bir devir gerçekleştirene kadar Güneş’in otuz devir gerçekleştirmesi, Güneş bir devir gerçekleştirene kadar da Ay’ın on iki devir gerçekleştirmesi esasına dayanır. Dolayısıyla Satürn’ün devirleri Güneş’in gerçekleştirdiği devirlerden, Güneş’in devirleri de Ay’ın gerçekleştirdiği devirlerden daha azdır. Başkasından daha az olan her şey ise sonludur. Bu durumda Satürn’ün devirleri sonlu olduğu gibi, Güneş’in devirleri de sonludur. O halde Satürn’ün devirlerinin bir başlangıcı vardır. Durum böyle olunca, bütün hareketlerin bir başlangıcının olması gerekir; çünkü sonlunun mükerrer katları da sonludur.
​Beşinci delil, bu günün varlığa çıkmasının daha önceki devirlerin son bulmasına bağlı olması esasına dayanır. Bu durumda daha önceki devirlerin son bulmasına olsaydı; bu günün varlığa çıkması, sonsuz olan bir şeyin son bulmasına bağlı olacaktı. Oysa sonsuz bir şeyin son bulması imkânsızdır. İmkânsıza dayalı olan bir şeyin varlığa çıkması da mümkün değildir. O halde içinde yaşadığımız bu günün meydana gelmemesi gerekirdi. İçinde yaşadığımız bu gün varlığa çıktığına göre, daha önceki devirlerin de sonlu olduğunu öğrendik.
​Altıncı delil, var olan her sayının ya tek ya da çift olduğu esasına dayanır. O halde daha önce meydana gelmiş devirler de ya tek ya da çifttir. Her çift sayı, bir rakamla kendisinden fazla olan tek sayıdan daha azdır. Yine her tek sayı da bir rakamla kendisinden daha fazla olan çift sayıdan daha azdır. Dolayısıyla her sayı bir başka sayıdan daha azdır ve bu yüzden her sayı sonludur. Böylece daha önce meydana gelmiş devirlerin sonlu olduğu doğrulanmış olur. Gezegenlerin devirlerinin sonlu olduğu doğrulanınca, hareketin de ezelî olmadığı doğrulanmış oldu. Yine ortaya çıktı ki cisimlerin ezelî olmaları durumunda onlar, ezelde ya durağan ya da hareketli olacaklardı. Bu iki kısmın geçersizliği sabit olunca, âlemin muhdes olduğu ortaya çıktı.
​İkinci Delil: İmkân ve Vücûb Delili
​Bu konuda ikinci delil şöyledir; Allah dışındaki her şey zâtı gereği mümkündür. Zâtı gereği mümkün olan her şey sonradan meydana gelmiştir. Netice olarak, Allah dışındaki her şey sonradan meydana gelmiştir. Allah dışındaki her şeyin zâtı gereği mümkün olmasının açıklaması şöyledir: İki zorunlu varlığın bulunduğunu varsayarsak, bu iki varlığın zorunlu varlık vasfında ortak, onları birbirinden ayıran belirlenimde yani taayyünde ise farklı olmaları gerekir. Ortaklığı sağlayan husus ayrılığa neden olan husustan farklı olduğundan dolayı, bu ikisini taşıyan her iki zorunlu varlık bileşik yani mürekkep olacaktır. Her bileşik de mümkündür. Bu durumda iki zorunlu varlığın bulunduğunu kabul edersek, her ikisinin de mümkün olması gerekecektir ki bu ise imkânsızdır. Böylece sabit oldu ki, Allah dışındaki bütün varlıklar zâtı gereği mümkündür.
​Her mümkün varlığın muhdes olduğunun açıklaması ise şöyledir: Her mümkün, varlığa çıkmak için bir müessire muhtaçtır. Bir müessire ihtiyaç, ya mümkünün varlığı ya da onun yokluğu halinde olacaktır. Bu ihtiyaç mümkünün varlığı esnasında olduğu takdirde ya beka yani varlığını sürdürme halinde ya da hudûs yani ilk ortaya çıkma halinde olacaktır. Beka halinde müessire muhtaç olmak söz konusu değildir. Aksi takdirde var olanın tekrar var edilmesi gerekecektir ki bu da imkânsızdır. Bu seçenek geçersiz olduktan sonra müessire duyulan ihtiyaç ya mümkünün ilk varlığı ya da yokluğu halinde söz konusudur. Her iki durumda da mümkünün hâdis olması kaçınılmazdır. Netice olarak Allah dışındaki bütün varlıklar zatları gereği mümkündür ve her mümkün de sonradan meydana gelmiştir. Böylece Allah dışındaki her varlığın sonradan meydana geldiği ortaya çıkmış oldu.
​Ölçü Bakımından Sonlu Olma ve Filozofların Şüpheleri
​Cisimlerin ölçü bakımından sonlu olduklarının açıklaması şöyledir: Cismin yarısı bütününden daha azdır. Başkasından daha az olan her şey de sonludur. O halde cismin yarısının sonlu olması gerekir. Cismin bütününü, yarısının iki katına tekabül etmektedir; sonlu olan bir şeyin iki mislinin de sonlu olması gerekir. Böylece âlemdeki bütün cisimlerin miktar açısından sonlu olduğu ortaya çıktı.
​Âlemin kıdemine dair filozofların öne sürdükleri şüpheler ise şunlardır. Birincisinde şöyle demişlerdir: Bir şeyi var etmek iyilikte bulunmaktır, iyilikten vazgeçmek ise bir eksikliktir. Şayet Allah ezelde âlemi var etmeseydi, O’nun sonsuza dek eksiklikle nitelenmesi gerekirdi ki bu ise muhaldir. İkinci şüphe; Allah Sübhânehû ve Teâlâ ezelde yaratıcı olmadığı halde daha sonra yaratıcılık vasfını elde etmiş olsaydı, yaratıcılık vasfı muhdes olacaktı. Bu yaratıcılık vasfı da başka bir yaratıcıya ihtiyaç duyacaktı. Bu da teselsüle yol açtığı için mümkün değildir. Yine bu şüpheye göre yaratıcılık vasfı ezelî olsaydı, mevcutların da ezelî olması gerekirdi. Çünkü akıl bakımından ma‘lûlün yani eserin, zamansal olarak illetinden ayrılması mümkün değildir. Bu şüphenin cevabı şöyledir: Buna göre hiçbir sûret ve bileşimin muhdes olmaması gerekirdi. Bu da bedîhî olarak geçersizdir; böylece söz konusu şüphe geçersiz oldu. Üçüncü şüphe; Allah Sübhânehû ve Teâlâ’nın zâtı ya âlemin varlığından öncedir ya da değildir. O’nun zâtı âlemin varlığından önce ise, bu öncelik ya sonludur ya da sonlu değildir. Bu önceliğin sonlu olması durumunda ilahi zâtın hâdis olması gerekecektir ki bu da muhaldir. Buna karşılık Allah’ın âleme önceliği sonlu değilse bu sonsuzluğun zamansal olması gerekir; bu durumda kadîm olduğundan dolayı zamanın sonsuz olması gerekecektir. Allah’ın zâtı âlemden önce değilse, ya Allah’ın hâdis olması gerekecektir ki bu da imkânsızdır ya da âlemin kadîm olması gerekecektir. Filozoflar açısından tam olarak ispat edilmeye çalışılan da budur. Bu şüphenin cevabında şöyle deriz: Allah’ın zâtı, sonsuz bir şekilde âleme öncelik etmiştir; onların "Söz konusu öncelik zamansaldır" iddialarını kabul etmeyiz.
Buna yönelik delilimiz şu şekildedir: Geçmiş zamanın gelecek zamana öncelik ettiğini bedîhî olarak bilmekteyiz. Bu önceliğin zamansal olması da imkânsızdır. Aksi takdirde bu zamanın da başka bir zamanı olacak ve böylece teselsül meydana gelecektir ki, bu da imkânsızdır. Buradaki önceliğin zamansal olmaması mümkün ise, Allah’ın âleme önceliği de neden zamansal öncelikten farklı olmasın? Konu ile ilgili malumat İmamı'mız Fahreddin Er-Razi hazretlerinin hamsun eserinden verilmiştir. Tevfik Allah’tandır.