Allah ve Zaman Mefhumu

Soru: Bize "Allah her şeyden önce var mıydı?" diye bir soru yöneltilecek olsa cevaben "Evet" diyeceğiz. Peki "Cenneti Allah (c.c) sonradan mı yarattı?" diye sorulsa buna da "Evet" cevabını vereceğiz. O zaman biz diyebiliriz ki "Cennet'in varlığı Allah'a göre sonra olmuştur." Yani Allah için cennet önceden yoktu, yarattıktan sonra var olmaya başladı. O zaman biz Allah'ı bir zaman çizgisinin içine dahil etmiş olduk. Allah zamandan münezzeh ise bu zaman çizgisine nasıl dahil edilebiliyor?

Bu mesele, kelâm ilminin en temel problemlerinden biri olan “kıdem–hudûs” ayrımı ile “zaman” kavramının mahiyetini doğru kavramaya bağlıdır. Zira soruda sezilen çelişki, hakikatte Allah’ın zatına dair bir problemden değil, bizim zihnimizin zamana kayıtlı düşünme biçiminden doğan bir “vehmî tenakuz”dur.

Kelâmî açıdan Allah hakkında ilk söylenecek şey, O’nun vâcibü’l-vücûd olduğudur. Yani varlığı zatının gereğidir, başkasına muhtaç değildir ve yokluğu tasavvur edilemez. (Aksi taktirde devir olur ki bunu akaid derslerimizde anlattık ders kayıtları youtube kanalımızda mevcut. Devir*1) Bu zorunlu varlık oluşun en önemli neticesi ise “kıdem” sıfatıdır; başka bir ifadeyle Allah ezelîdir, başlangıcı yoktur. Buna mukabil cennet gibi bütün mahlûkat “hâdis”tir; yani varlıkları sonradandır, yokluktan varlığa çıkarılmışlardır. İşte burada “hudûs” kavramı devreye girer: Bir şeyin hâdis olması, onun zaman içinde ortaya çıktığını değil, zatı itibariyle yoklukla niteliyken varlıkla tahakkuk ettiğini ifade eder.

Sorunun düğümlendiği yer şudur: “Cennet sonradan yaratıldıysa, bu ‘sonralık’ Allah için de geçerli değil midir?” Bu soru, görünüşte mantıklı gibi dursa da aslında kategorik bir hataya dayanır. Çünkü burada “önce” ve “sonra” kavramları Allah’a nispet edilmektedir. Oysa kelâmcıların ittifakıyla zaman mahlûktur; yani varlık alanına sonradan dahil olmuş bir boyuttur. Zamanın kendisi hâdis olduğuna göre, zamanın kategorileri olan “kable” (önce) ve “ba‘de” (sonra) da mahlûkî ve izafî kavramlardır. Bu durumda zamandan münezzeh olan Allah hakkında bu kavramları hakikî anlamda kullanmak imkânsızdır.

Bu noktada kelâm ilmi “tenzih” ilkesini devreye sokar. Tenzih, Allah’ı mahlûkata ait sıfatlardan uzak tutmak demektir. Zaman içinde bulunmak, değişmek, bir halden başka bir hale intikal etmek gibi özellikler mahlûkata mahsustur. Eğer Allah hakkında “önceden cennet yoktu, sonra var oldu” şeklinde bir ifade kurulursa, bu ister istemez Allah’ı zamanın akışı içinde tasavvur etmeye götürür ki bu da “teşbih”e, yani Allah’ı mahlûkata benzetmeye kapı aralar. Oysa sahih kelâmî yaklaşım, bu tür ifadeleri ya te’vil eder ya da izafî anlamda kabul eder.

Burada ince bir ayrım yapmak gerekir: “Cennet yoktu, sonra yaratıldı” ifadesi doğrudur; ancak bu doğruluk cennetin kendi varlığı açısından geçerlidir. Yani cennet, zatı itibariyle yoklukla muttasıf iken Allah’ın kudret ve iradesinin taalluku ile varlık kazanmıştır. Bu “önce yokluk, sonra varlık” durumu mahlûka aittir. Allah’a nispet edildiğinde ise bu ifade hakikî anlamını kaybeder ve mecazî bir dile dönüşür. Kelâmcılar bu durumu “taalluk” kavramıyla açıklarlar: Allah’ın kudreti ve iradesi ezelîdir, fakat bu kudretin belirli bir mahlûka yönelmesi (taalluku) o mahlûkun yaratılmasıyla ilişkilidir. Bu ise Allah’ta yeni bir sıfatın ortaya çıkması değil, mahlûkun varlık sahasına çıkmasıdır.

Felsefî açıdan meseleye bakıldığında da benzer bir sonuç ortaya çıkar. Zaman, hareketin ölçüsü olarak tanımlanır ve hareket de ancak değişen varlıklar için söz konusudur. Değişmeyen, mutlak ve basit (mürekkep olmayan) bir varlık için zaman düşünülemez. Allah ise mutlak kemal sahibi olup zatında hiçbir değişim kabul etmez. Eğer O’nda bir “önce–sonra” tasavvur edilirse, bu O’nun zatında bir değişim olduğunu ima eder ki bu da O’nu mümkin varlıklar kategorisine indirger. Bu ise kelâmın en temel ilkesi olan “Allah’ın mümkinata benzememesi” prensibine aykırıdır.

Bu nedenle doğru ifade şu şekilde kurulmalıdır: Cennet, zaman içerisinde hâdis bir varlık olarak yokluktan varlığa çıkarılmıştır; fakat Allah’ın yaratması zaman içinde gerçekleşen bir süreç değildir. Zaman, zaten bu yaratılmış düzenin bir parçasıdır. Yani “önce zaman vardı, sonra cennet yaratıldı” değil; bilakis “zaman da dahil olmak üzere bütün varlık alanı Allah’ın yaratmasıyla tahakkuk etti” demek gerekir.

Sonuç olarak ortada gerçek bir çelişki yoktur. Çelişki gibi görünen şey, insan aklının zamansal kategorileri mutlaklaştırarak Allah’a teşmil etmesinden kaynaklanır. Kelâm ilmi bu noktada aklı tashih eder ve der ki: “Senin ‘önce’ ve ‘sonra’ dediğin şeyler mahlûkatın ufkuna aittir; Allah ise bu ufkun dışındadır.” Bu bakış açısıyla mesele ele alındığında, cennetin sonradan yaratılmış olması ile Allah’ın zamandan münezzeh olması arasında hiçbir tenakuz kalmaz; bilakis her iki hüküm de kendi bağlamında sahih ve tutarlı hale gelir.

Devir*1: 

Kelâm ilminde “devir” (döngüsellik), bir şeyin varlığının veya doğruluğunun yine kendisine yahut kendisine bağlı bir şeye dayanmasıdır. Daha teknik bir ifadeyle devir, “şeyin kendi üzerine tevakkuf etmesi”dir; yani A’nın varlığı B’ye, B’nin varlığı da tekrar A’ya bağlı kılınır. Bu durumda ne A temellendirilebilir ne de B. Çünkü her biri diğerini beklemekte, fakat ortada başlangıç teşkil edecek müstakil bir dayanak bulunmamaktadır. Kelâmcılar bunu “batıl” saymışlardır; zira ispatın sahih olabilmesi için ya bedihî (apaçık) bir ilkeye dayanması ya da nihayetinde böyle bir ilkeye ulaşması gerekir. Devir ise bu zinciri kapalı bir çember haline getirerek hakikate ulaşmayı imkânsız kılar.

Devrin problemli oluşunu anlamak için onun “illet–ma‘lûl” (sebep–sonuç) ilişkisini bozduğunu görmek gerekir. Kelâmda bir şeyin var olması için bir “illet”e dayanması gerektiği kabul edilir; fakat bu illet, kendisi de aynı şekilde muhtaç olan bir başka şeye dayanırsa ve bu silsile dönüp dolaşıp ilk noktaya geri gelirse, ortada gerçek anlamda bir illet kalmaz. Çünkü illet dediğimiz şey, ma‘lûlünden ontolojik olarak önce ve bağımsız olmalıdır. Oysa devirde böyle bir öncelik yoktur; aksine karşılıklı bir bağımlılık söz konusudur ki bu da varlığı temellendirmez, askıda bırakır.

Konu ile ilgili malumat İmam Gazali, Fahrettin Razi, İmam Nesefi vb. alimlerin kelam ve akaid eserlerindeki temel ilkelere bağlı olarak açıklanmıştır. Selametle...