Allah'ın aklen ispat edilmesi mümkün mü? Kelam ilminde kullanılan vacip,mümkün, muhal kavramlarını nasıl izah edersiniz.

Soru: Allah aklen ispat edilebilir mi, görülmeyen bir varlığa nasıl iman edelim, varlık tesadüfen varolmuş olamaz mı?

İslam düşüncesinde Allah’ın varlığının aklen ispatlanabileceği meselesi özellikle Kelam İlmi ve Mantık çerçevesinde ele alınmıştır. Kelam âlimleri, insan aklının doğru kullanıldığında Allah’ın varlığına ulaşabileceğini savunmuş ve bunu temellendirmek için bazı temel kavramlar ve deliller geliştirmiştir. Kelam ilminde varlıklar üç ana kategoriye ayrılır: vacip, mümkün ve mümteni (muhal). Vacip varlık, varlığı zorunlu olan, yokluğu düşünülemeyen varlıktır. Bu tanım yalnızca Allah için kullanılır. Allah’ın varlığı kendindendir, başka bir sebebe bağlı değildir ve zorunludur. Mümkün varlık ise varlığı da yokluğu da düşünülebilen, yani var olmak için başka bir sebebe ihtiyaç duyan varlıklardır. Evren ve içindeki tüm varlıklar bu kategoriye girer. Mümteni veya muhal ise varlığı imkânsız olan, çelişki içeren şeylerdir; örneğin aynı anda hem var hem yok olmak gibi durumlar aklen imkânsızdır. Bu üçlü tasnif, varlık üzerine yapılan akli analizlerin temelini oluşturur. Kelamcılar bu kavramlardan hareketle Allah’ın varlığını aklen ispat etmeye çalışmışlardır. Bu ispat yollarından biri hudûs delilidir. Hudûs, sonradan olma anlamına gelir. Evrende gördüğümüz her şey değişmekte, oluşmakta ve yok olmaktadır. Değişen ve sonradan var olan her şeyin bir başlangıcı vardır. Başlangıcı olan her şey ise bir sebebe muhtaçtır. Evren de sonradan var olduğuna göre onun da bir sebebi olmalıdır. Bu sebep, kendisi sonradan olmayan, yani vacip olan bir varlıktır. Bu varlık Allah’tır. Hudûs delili özellikle Ebu Mansur el-Maturidi ve İmam Gazali gibi âlimler tarafından sistemleştirilmiştir. Bir diğer önemli delil nizam (gaye ve düzen) delilidir. Evrende son derece hassas bir düzen, uyum ve amaçlılık gözlemlenir. Doğa yasalarının istikrarlı oluşu, canlıların kompleks yapıları ve evrendeki denge, bilinçsiz tesadüflerle açıklanamayacak kadar düzenlidir. Bu düzen, bilinçli ve kudret sahibi bir varlığı gerektirir. Bu delil, Batı düşüncesinde de “teleolojik delil” olarak bilinir ve Thomas Aquinas gibi filozoflar tarafından da savunulmuştur. Teolojik (kelamî) deliller genel olarak evrenden hareketle Allah’a ulaşmayı amaçlar. Bunun yanında mantık çerçevesinde yapılan analizlerde “mümkün varlıkların toplamı”nın da kendi başına var olamayacağı ileri sürülür. Çünkü mümkün varlıkların her biri bir sebebe muhtaçtır. Bu sebepler zinciri sonsuza kadar gidemez; aksi takdirde hiçbir varlık fiilen var olamazdı. O halde bu zincirin bir yerde durması gerekir ve bu noktada vacip bir varlık bulunmalıdır. Bu, mantıkta “zorunlu varlık” düşüncesi olarak ifade edilir. Bu çerçevede Allah’ın varlığı hem kelam hem de mantık açısından aklen temellendirilmeye çalışılmıştır. Ancak burada önemli bir nokta şudur: Kelam âlimleri aklın Allah’ın varlığını bilebileceğini savunurken, Allah’ın zatının mahiyetinin tam olarak kavranamayacağını da belirtirler. Yani akıl, varlığa ulaşır; fakat hakikatin özünü kuşatamaz. Kaynak olarak klasik kelam eserleri arasında El-İktisad fi'l-İtikad (İmam Gazali), Kitabü't-Tevhid (Maturidi) ve Şerhu'l-Akaid sayılabilir. Ayrıca modern dönemde Bekir Topaloğlu ve Şerafettin Gölcük gibi akademisyenlerin kelam kitapları da bu konuyu sistematik biçimde ele almaktadır. Sonuç olarak, kelam ve mantık perspektifine göre Allah’ın varlığı aklen ispatlanabilir kabul edilir ve bu ispat, varlık kategorileri ile hudûs ve nizam gibi deliller üzerinden temellendirilir.

 

 

“Görmediğimiz bir şeye nasıl inanırız?” sorusu da mantık açısından değerlendirildiğinde, bilginin yalnızca duyulara dayanmadığı görülür. Mantıkta bilgi kaynaklarından biri de akıl yürütmedir (istidlal). Örneğin bir ateşi görmeden dumanından hareketle onun varlığını kabul ederiz. Bu, etkiden sebebe gitme şeklinde bir çıkarımdır. Allah’ın varlığına dair akıl yürütmeler de bu tür dolaylı bilgilerdir. “Varlık neden tesadüf olmasın?” sorusuna gelince, tesadüf mantıkta açıklayıcı bir neden olarak kabul edilmez; çünkü tesadüf, düzenli ve zorunlu sonuçlar doğuran bir ilke değildir. Eğer evren tamamen tesadüfî olsaydı, düzenli yasaların ve sürekli tekrar eden yapıların ortaya çıkması beklenmezdi. Ayrıca tesadüf, varlığın neden var olduğunu değil, sadece nasıl rastgele oluşmuş olabileceğini ima eder; bu ise yeterli bir açıklama değildir. Sonuç olarak mantık ve kelam açısından kurulan akıl yürütmeler şu noktada birleşir: Mümkün varlıklar kendi kendilerini açıklayamaz, sonsuz sebep zinciri kabul edilemez ve evrendeki düzen bilinçli bir ilkeyi gerektirir. Bu nedenle vacip, yani varlığı zorunlu olan bir varlığın kabulü aklen temellendirilebilir. Ancak bu ispat, matematiksel kesinlikten ziyade güçlü mantıksal gerekçelendirme niteliğindedir.

Allah’ın varlığına dair aklî temellendirmelerde en kritik noktalardan biri nedensellik (illiyet) meselesi ve bu bağlamda “sonsuz sebep zinciri”nin yani teselsülün mümkün olup olmadığıdır. Bu konu Kelam İlmi ve Mantık içinde ayrıntılı biçimde ele alınır. Mantık açısından nedensellik şu ilkeye dayanır: Her mümkün varlık (yani varlığı zorunlu olmayan şey), var olmak için bir sebebe muhtaçtır. Çünkü mümkün varlık, kendi başına varlığı tercih edemez; varlık ile yokluk arasında eşit durumdadır. Bu yüzden onu varlığa çıkaran bir illet (sebep) gerekir. Ancak bu sebep de eğer mümkün ise, o da başka bir sebebe muhtaç olacaktır. Bu durum bir zincir oluşturur. Burada iki ihtimal vardır: Ya bu sebep zinciri sonsuza kadar gider ya da bir noktada durur. Kelamcılar, sonsuza kadar giden bir sebep zincirinin (teselsülün) aklen batıl olduğunu savunurlar. Bunun temel gerekçesi şudur: Eğer her şey kendisinden önceki bir sebebe bağlıysa ve bu zincirin bir başlangıcı yoksa, o zaman hiçbir şeyin fiilen varlığa çıkamaması gerekir. Çünkü varlık, ancak zincirin tamamlanmasıyla ortaya çıkacaktır. Fakat sonsuz bir zincir hiçbir zaman tamamlanamaz. Bunu somut bir örnekle açıklayalım: Bir lambanın yanması için bir düğmeye basılması gerekiyor olsun. Düğmeye basılması da başka bir şarta bağlı olsun; o şart da başka bir şarta ve bu böyle sonsuza kadar devam etsin. Eğer bu şartlar zinciri gerçekten sonsuzsa, o zaman hiçbir zaman düğmeye basılamaz ve lamba asla yanmaz. Çünkü gerekli şartlar hiçbir zaman tamamlanamaz. Oysa lamba yanıyorsa, bu zincirin bir yerde fiilen gerçekleşmiş ve son bulmuş olması gerekir. Başka bir örnek: Sonsuz sayıda domino taşının devrilmesini düşünelim. Eğer ilk taşı devirecek bir başlangıç yoksa ve her taş bir öncekine bağlıysa, hiçbir taş devrilmeye başlamaz. Ama biz bir devrilme görüyorsak, bu mutlaka bir ilk hareketin varlığını gerektirir. Mantıkta bu durum “fiilî sonsuzluk” problemiyle ilişkilidir. Sonsuz bir geçmiş nedenler zinciri kabul edildiğinde, mevcut durumun (şu anki varlığın) açıklanması imkânsız hâle gelir. Çünkü sonuç, kendisinden önceki sonsuz sayıda sebebin gerçekleşmesine bağlı olur. Sonsuz ise tamamlanamayacağı için sonuç da ortaya çıkamaz. Bu nedenle kelamcılar şu sonuca ulaşır: Mümkün varlıklar arasındaki nedensellik zinciri sonsuza kadar gidemez. O hâlde bu zincirin bir yerde durması gerekir. Bu durak, kendisi başka bir sebebe muhtaç olmayan, yani varlığı zorunlu olan bir varlıktır. Bu varlık “vacip varlık” olarak adlandırılır ve Allah olarak tanımlanır. Sonuç olarak nedensellik zincirinin sonsuza gitmesi aklen mümkün görülmez; çünkü bu durumda mevcut varlığın ortaya çıkması açıklanamaz. Var olan bir evren bulunduğuna göre, bu zincirin başlangıcında sebebe muhtaç olmayan bir ilk ilke bulunmalıdır. Bu da kelam ve mantık açısından Allah’ın varlığına ulaşmada temel bir akıl yürütme olarak kabul edilir. Konu ile ilgili hudus delili dersimize bakılabilir youtube de, orada imam gazali özelinde konu anlatılmıştır.