Cevap:
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ اَلسَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ اَجْمَع۪ينَ
Kelam ilmi nazari bir disiplin olma karakteri gösterdiğinden ele aldığı mevzuların muhtevası da rasyonel bir zeminde boy göstermek mahiyetine haizdir. Konumu itibariyle sahip olduğu bu mevkii, onu düşünce ve onun mahalli olan akıl açısından kritik bir zemine oturtur. Nitekim Taftazani (rh) şerhul akaidin giriş kısmınında kelam ilmine neden kelam denildiğini irdelediği kısımda kelam kelimesini etimolojik kökeninden ele alarak yaralama, deşme, kan yarası anlamına gelen “kelm” kökünden türemiş olduğundan hareketle kelam’ın insan kalbinde ve düşüncesinde en fazla tesir meydana getiren, yaralamadan kinaye olarak etki eden nazari bir ilim olduğunu ifade eder. Bu bağlamda Kelam ilmi, tesir bakımından İslam akidesini müdafa anlamında kritik bir eşikte durduğundan ve İslam akidesi de bütün zamanları kapsayan cihanşümül bir teklif sunma iddiasında olduğu için elbette zamanın ve çağın nazari disiplinlerine ve getirdiği verilere bigâne kalamaz. Nitekim Cahız’ın risale fi sinaatı’l kelam adlı eserinde felsefede yetkin bir behresi olmayan kelamcının kelam ilminde de yeterince mütemekkin olmayacağını ifade etmesi bu bağlamda anlaşılmalıdır.
Fakat burada soruya doğru açıdan yaklaşabilmek için bir hususa değinilmelidir.
Osmanlı son döneminde batı düşüncesiyle temas etme sonucu yeni arayışlar içine girmek, soyut bir entelektüel merak olarak tezahür etmez. Bu temasların çoğunluğu entelektüel meraktan ziyade kriz yönetimi niteliğindedir. Materyalizm, darwinizm, pozitivizm ve panteizm, Vacibu’l Vücut, vahiy, nübüvvet ve ahret gibi doğrudan Kelami alanları hedefleyen cereyanlar olarak telakki edildiğinden bunların getirdiği verilere ve iddialara İslami ufuktan cevap ve teklif sunma gerekçesiyle kelamı yenileme teşebbüsleri hız kazanmıştır. Zaten yeni ilm-i kelam literatürü ile yazılan eserlerin çoğunluğu gerek eser başlığında gerekse muhtevada mezkûr akımlara reddiye olarak boy gösterir. Dolayısıyla literatür bu meydan okumalar karşısında şekillenmiştir. Bu alanda başlıca öne çıkan, Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman Said Nursi, Babanzade Ahmed Naim, İzmirli İsmail Hakkı, İsmail Fenni Ertuğrul, Abdullatif Harputi, Elmalılı Hamdi Yazır, Mehmet Şerafettin Yaltkaya gibi isimlerdir.
Meselenin Kant düzlemindeki boyutuna bakarsak 19. yüzyıl sonundan 21. yüzyılın ilk çeyreğine kadar İslam kelamını zorlayabilecek başlıca mesele, yeni sorunların ortaya çıkması değil o soruların sorulduğu epistemik zeminin değişime uğraması veya uğramaya zorlanmasıdır. Kant’la birlikte düşüncenin ağırlık merkezi “eşyanın ne olduğundan” insanın “neyi hangi şartlarda bilebileceği” meselesine kaymıştır. Sonradan gelen Hegel, Nietzsche, pozitivizm, hermonotik ve nihayet analitik felsefenin bu kaymayı farklı yönlere taşımasıyla Klasik Kelam’ın duyular, nazar/akıl ve haberi sadık’tan oluşan bilgi kaynakları, modern dönemde tarih, dil, toplum ve bilim kriterleriyle karşılaşarak yeni bir imtihanla yüzleşmek durumunda kalmıştır.
Fakat burada belirtilmelidir ki Kant sonrası sağduyu bilgisinin felsefeden arındırılmasıyla gelişen süreçte Kelam’ın ayak bastığı pek çok alanın yıkıma uğradığı iddiası, Kant sonrası gelişen bilgi anlayışının İslam Kelamı üzerinde büsbütün tasarrufta bulunucu bir etkiye ve otoriteye sahip olduğu ön kabulünü gerektirir ki böyle bir şey söz konusu değildir. Zaten sorumuz Kant’ın felsefe anlayışının ne ölçüde İslam kelamcıların etkileyip yeni cevaplar aramaya ittiği sorusudur. Bu ise müstakil çalışmalara konu olabilecek kapsamlı bir araştırmayı gerektiğinden burada sadece literatürdeki bu konulara nispeten temas eden bazı akademik çalışmalara değinmekle iktifa edip Kelam’ın günümüzdeki konumuna ilişkin asıl vurgulamak istediğimiz hususa temas edeceğiz.
Güncel literatürde Kant’ın Kelam’a etkisi doğrudan Kant sonrası felsefe diye değil de daha çok yeni ilm-i kelamın modern batı felsefesiyle teması başlığı altında ele alınır. Bu bağlamda Mustafa Çırak’ın “Kant’ın ahlak delili ve yeni ilm-i kelama yansımaları” İsimli yüksek lisans tezi, Kant’ın ahlak delilini ve onun yeni ilmi kelam alimlerindeki yansımalarını ele alır. Bilhassa İzmirli İsmail hakkı, Filibeli Ahmet Hilmi ve Mustafa Sabri Efendi üzerinden Kant’ın bilgi felsefesi, teorik aklın eleştirisi, İspat-ı vacip delilleri ve ahlak delilini tartışır. Nihai olarak tez, Kant felsefesinin klasik kelam yöntemlerini zorlayan bir arka plan mahiyeti arz ettiğinden yeni ilm-i kelam alimlerinin çoğunlukla eleştirel yaklaşım sergilediğini ifade eder.
Literatürdeki bir diğer çalışma Özcan Taşçı’nın “Kant’ın Vernunft (Akıl) ve Verstand (Zihin) Arasında Yaptığı Ayrımın Kelam’daki İzlerine Dair Bir Araştırma” isimli makalesidir. Makale Kant’ın akıl-zihin ayrımı ile kelam geleneği arasındaki kavramsal irtibatı inceleyip bir mukayese yapıyor. Makale özet olarak bu ikili ayrımın net bir tespitinin tamamen kanta özgü olmadığı Müslüman kelamcıların başta “rü’yetullah” olmak üzere teolojik tartışmalarda benzer ayrımı zaten dile getirdiklerini ifade eder. Bundan ötürü çalışma “Kelam Kant’tan nasıl etkilendi?” sorusundan çok “Kant’çı gibi görünen ayrımın Kelamda öncülleri var mı?” sorusuna cevap verir.
Literatürdeki bir diğer çalışma Mehmet Sait Özvarlı’nın “Kelam’da Yenilik Arayışları” isimli kitabıdır. Eserde doğrudan Kant etkisi müstakil bir başlık altında ele alınmasa da Kelam’ın Modernleşme, Bilim, Materyalizm, Pozitivizm ve Batı Felsefesi karşısında nasıl yeniden konumlandırıldığını anlamak için önemli bir çalışma. Son olarak genel anlamda modernleşmenin baskısı altında ortaya çıkan yeni ilmi kelam arayışlarına dair genel bir literatür bilgisi için Rıdvan Özdinç’in “Son Dönem Osmanlı Düşüncesinde Yeni İlm-i Kelam Literatürü” isimli makalesine bakılabilir.
Kelam ilminin günceldeki durumuna ilişkin mülahazaya gelince; bizim için önemli olan Kelam’ın kendi problemleriyle kendi özgünlüğünü yakalayabilmesi ve korumasıdır. Başkalarının problemlerini ele almak, tabii olarak yine onların cevaplarını taklid etme kapısını aralayacaktır. Bununla birlikte kendi sorusunu sorabilmek, bir nazari disiplinin içinde neş'et edip serpildiği medeniyetin istiklaliyetinin serlevhası gibidir. Zira her soru, içinde bulunduğu medeni havzanın krizlerini, paradigmasını, dünya ve eşya telakkisini yansıtır. Dolayısıyla bir medeni muhitten diğerine taşınan soru, aslında mezkûr hasletleri de beraberinde getirme durumu arzeder. Yeni ilm-i Kelam alanında “fi usuli’l hivari ve tecdid-i ilmi’l Kelam” eseriyle öne çıkan muasır düşünürlerden Taha Abdurrahman, tam da bu bağlamda Müslüman düşünürün evvela özgünlüğü yakalayabilmek için kendi sorusunu sorabilmeyi şart koşar. Ona göre Müslüman düşünür, başkalarının özgün bir çerçevede oluşturduğu felsefi problemleri kendine mal etmemelidir. O, kendi felsefi problemlerini bizatihi kendi oluşturmalıdır. Aksi takdirde, başkalarından aldığı şeyleri İslam düşünce dünyasına adapte etmenin ötesine geçemez. İster içeriğe isterse biçime dair olsun, düşünürün tasarladığı sorun, kendi gerçekliğiyle ve ümmetin yaşamıyla ne kadar ilişkili ise o kadar özgündür.
Tam da bu bağlamda Üstad Bediüzzaman’ın İslami mefkureyi temsil makamında gözettiği hassasiyet kayda değerdir. Nitekim kendisine dini referansı dışlayan batı düşüncesiyle neden çağın hakim felsefi anlayışı tarzında mücadele etmediği sorulduğunda Taha Abdurrahman'ın belirttiği aynı hassasiyeti dile getirir.
“Üçüncü Sual: Diyorlar ki: "Senin eski zamandaki müdafaatın ve İslâmiyet hakkındaki mücahedatın, şimdiki tarzda değil. Hem Avrupa'ya karşı İslâmiyet'i müdafaa eden mütefekkirîn tarzında gitmiyorsun. Neden Eski Said vaziyetini değiştirdin? Neden manevî mücahidîn-i İslâmiye tarzında hareket etmiyorsun?
Elcevab:
Eski Said ile mütefekkirîn kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silâhlarıyla onlarla mübareze ediyorlar; bir derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete suretinde lâyetezelzel teslim ediyorlar, o suretle İslâmiyetin hakikî kıymetini gösteremiyorlar. Âdeta kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terkettim.
Hem bilfiil gösterdim ki: İslâmiyetin esasları o kadar derindir ki; felsefenin en derin esasları onlara yetişmez, belki sathî kalır.
Otuzuncu Söz, Yirmidördüncü Mektub, Yirmidokuzuncu Söz bu hakikatı bürhanlarıyla isbat ederek göstermiştir. Eski meslekte, felsefeyi derin zannedip, ahkâm-ı İslâmiyeyi zahirî telakki edip felsefenin dallarıyla bağlamakla durutmak ve muhafaza edilmek zannediliyordu. Halbuki felsefenin düsturlarının ne haddi var ki, onlara yetişsin? ” Mektubat - 441
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ