İmamet-Devlet Başkanlığı !

Soru: Şia başta olmak üzere diğer fırkaların ve ehli sünnetin imamet görüşü hakkında bilgi verir misiniz?

 

                                BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

 ​İMÂMET HAKKINDA ​[1.] Mesele: [İmâmetin Vacip Olması Hakkında] ​İnsanların bir kısmı imâmetin vacip olduğu, bir kısmı da vacip olmadığı görüşündedirler. Vacip olduğunu savunanların bir kısmı imâmeti aklen; bir kısmı da naklen vacip görmektedir. İmâmeti aklen vacip görenlerin bir kısmı Allah Teâlâ üzerine vacip görmekte, bir kısmı da bunu halk üzerine vacip görmektedir. ​İmâmeti Allah üzerine vacip görenler İmâmiyye’dir. Ayrıca onlar, imâmetin vacip olması hakkında birkaç gerekçe zikretmiştir. Birincisi: [İmam tayininin], aklen çirkin/kötü olan şeylerden sakındırma hususunda bir lütuf olmasıdır. Bu İsnâaşeriyye’nin görüşüdür. İkincisi, [imamın] Allah’ı bilmeyi (marifetullah) öğreten birisi (mu‘allim) olmasıdır. Bu Seb‘iyye’nin görüşüdür. Üçüncüsü, bize dilleri öğretmesi, yenilebilecek şeyleri tanıtması ve onları zehirlerden ayrıştırmasıdır. ​İmâmeti Allah üzerine değil de halk üzerine vacip görenlere gelince, bunlar Câhız, Ka‘bî ve Ebü’l-Hüseyin el-Basrî’dir. ​İmâmeti sadece naklen vacip görenler ise biz Eş‘arîlerin cumhuru ile Mu‘tezile’nin çoğunluğudur. ​İmam tayinini vacip olarak görmeyenler ise Hâricîler ve Esamm’dır. ​Delilimiz: İmam tayini, insanlardan zararın giderilmesini içerir ve bu nedenle vaciptir. Bunun gerekçesi ilk olarak şudur: Biz biliriz ki, kendilerini zorlayan bir liderleri olduğunda insanlar onun cezasından korkup mükafatını umdukları için onun sayesinde, bu lidere sahip olmadıkları durumdan daha tam bir şekilde kötülüklerden sakınma durumunda olurlar. İnsanlardan zararın giderilmesinin vacip olmasına gelince bu, aklî vaciplik görüşünü kabul etmeyenlere göre icmâ ile aklî vaciplik görüşünde olanlara göre ise aklî zorunluluk iledir.

 ​[2.] Mesele: [Şîa Hakkında] ​Şîa bir cins olup altında dört tür vardır. Bunlar İmâmiyye, Keysâniyye, Zeydiyye ve Gulât’tır. ​​İmâmiyye: İmâmiyye’nin görüşleri şu konularda yerleşik hale gelmiştir: Hz. Peygamber’den (s.a.s.) sonra imam olan, Ali b. Ebî Tâlib (r.a.), sonra onun oğlu Hasan (r.a.), sonra onun kardeşi Hüseyin (r.a.), sonra Hüseyin’in oğlu Ali, sonra onun oğlu Muhammed Bâkır, sonra onun oğlu Ca‘fer es-Sâdık, sonra onun oğlu Musa el-Kâzım, sonra onun oğlu Ali er-Rızâ, sonra onun oğlu Muhammed et-Takî, sonra onun oğlu Ali en-Nakî, sonra onun oğlu el-Hasan ez-Zekî, sonra onun oğlu, halen hayatta olan ve beklenen (el-kâim, el-muntazar) Muhammed’dir. ​Bu sıralamanın her mertebesinde çeşitli ihtilaflar vardır. ​Şöyle deriz: Ali b. Ebî Tâlib (r.a.) hakkında açık bir nas bulunduğu görüşünde olanlar onun imâmete tayin edildiği konusunda ittifak etmişlerdir. İmâmiyye’ye mensup bir fırkadan rivayet edildiğine göre onlar Hz. Peygamber’den (s.a.s.) sonra yönetim işinin Ali b. Ebî Tâlib’e (r.a.) ait olduğunu, onun imâmet konusunda istediğini yapabileceğini, dilerse kendisini imam yapacağını, dilerse imâmete başkasını atayacağını söylemişlerdir. Kâmiliyye ise -ki onlar Ebû Kâmil Mu‘âz b. el-Husayn en-Nebhânî’nin takipçileridir- sahabîlerin açık nassa muhalefetleri sebebiyle küfre düştüklerini ve Hz. Ali’nin de onlarla savaşmayı terk etmesi sebebiyle küfre düştüğünü iddia etmişlerdir. Çoğunluk ise Hz. Ali’nin imâmete tayin edilmiş olduğunda ve takiyye sebebiyle savaşı terk etmekte haklı olduğunda ittifak etmişlerdir. ​Sonra Hz. Ali’nin ölümünden sonra ihtilaf etmişlerdir. Abdullah b. Sebe’nin takipçileri olan Sebeiyye onun ölmediğini, onun bulutta bulunduğunu, gök gürültüsünün onun sesi ve şimşeğin onun kırbacı olduğunu, bir süre sonra yeryüzüne inip düşmanlarını öldüreceğini iddia etmişlerdir. Bunlar gök gürültüsünün sesini işittiklerinde “Selam olsun sana, ey mü’minlerin emîri!” derler. Diğerleri ise onun öldüğüne kesin olarak hükmetmişlerdir. ​Sonra farklı görüşlere gitmişlerdir. Onlardan bir grup Hz. Ali’den sonra imamın Muhammed el-Hanefiyye olduğu görüşündedir. Bu ilerde müstakil bir fasılda görüşlerinin ayrıntılarına değinileceği üzere Keysâniyye’den bir kısmının görüşüdür. Çoğunluk Hz. Ali’den sonra imamın Hasan olduğu görüşündedir. ​Sonra Hz. Hasan’ın ölümünden sonra ihtilaf etmişlerdir. Onlardan bir grup imâmeti Hz. Hasan’ın oğlu olan ve Muhammed ailesinden Rıza lakaplı Hasan’a nakletmiş, ondan sonra onun oğlu Abdullah’a, ondan sonra da onun oğlu Muhammed’e –ki o en-Nefsü’z-zekiyye’dir-, sonra da onun kardeşi İbrahim’e nakletmiştir. Çoğunluk ise imâmeti Hz. Hasan’dan Hz. Hüseyin’e nakletmiştir. ​Sonra Hz. Hüseyin’in katledilmesinden sonra farklı görüşler ortaya çıkmıştır: Onların bir kısmı, imâmeti Hz. Hüseyin’in kardeşi Muhammed b. el-Hanefiyye’ye nakletmiştir. Bu, Keysâniyye’nin çoğunluğunun görüşüdür. Onların çoğunluğu ise imâmeti Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Zeynelâbidîn’e nakletmiştir. ​Sonra Ali Zeynelâbidîn’in ölümünden sonra ihtilaf etmişlerdir. Müstakil bir fasılda durumları ayrıntılı olarak açıklanacak olan Zeydiyye, imâmeti onun oğlu Zeyd b. Ali’ye nakletmiştir. İmâmiyye ise Ali Zeynelâbidîn’in ölümünden sonra imâmeti Muhammed el-Bâkır’a nakletmiştir.

 ​ ​Muhammed el-Bâkır’ın ölümünden sonra onlardan bir grup onun ölmediğini ve onu[n gelişini] beklediklerini söylemiş, bir grup ise öldüğüne inanmıştır ki, bunlar çoğunluktur. ​Sonra yine ihtilaf etmişlerdir. Onların bir kısmı, imâmeti Muhammed el-Bâkır’ın oğlu olmayan birine nakletmiştir ki, bunlar da iki gruptur. Birinci grup imâmeti Muhammed b. Abdullah b. el-Hüseyin b. Hasan’a nakletmiştir ki bunlar Muğîre b. Saîd [el-İclî] el-Becelî’nin takipçileridir. İkinci grup ise imâmeti Mansûr el-İclî’nin takipçilerine nakletmiştir. Söz konusu iki fırkaya dair açıklama Gulât-ı Şîa bölümünde gelecektir. ​İmâmeti Muhammed b. Bâkır’ın oğlu olan Ca‘fer es-Sâdık’a nakledenler ise onun ölümünden sonra iki görüşe ayrılmışlardır. ​Birincisi: Ca‘fer es-Sâdık’ın ölmediği, yönetim işi açığa çıkıncaya kadar da ölmeyeceği, onun hayatta olduğu, indirilecek mehdi olduğu hakkında kesin görüşe sahip olanlar. Bunlar onun şöyle söylediğini aktarırlar: “Eğer başımın şu dağdan üzerinize sarkıtıldığını görürseniz inanmayın. Zira ben sizin kılıç sahibi olan efendinizim.” Sonra onlar da kendi içlerinde ihtilaf ettiler: Nâvûsiyye onun kayıp/gizlenmiş olduğu görüşünü savunmuş, diğerleri ise onun kayıp/gizlenmiş olmadığını, dostlarının onu zaman zaman gördüğünü, onlara vaat ve yemin verdiğini, fakat ortaya çıkış (hurûc) vaktini onlara açıkça vermediğini söylerler. ​İkincisi: Ca‘fer es-Sâdık’ın öldüğüne kesin inananlardır. Bunlar dört farklı görüşe gitmişlerdir. Birincisi, Ca‘fer’in öldüğünü, kendisinden sonra herhangi bir imamın olmadığını ve [âhir zamanda] dünyaya dönüp şimdi zulümle nasıl dolduysa dünyayı öyle adaletle dolduracağını iddia eden Nâvûsiyye’dir. İkincisi, imâmeti Ca‘fer es-Sâdık’ın çocuğuna nakledenlerdir. Üçüncüsü, imâmeti Ca‘fer es-Sâdık’ın çocuğu olmayan başka birine nakledenlerdir. Dördüncüsü, her ikisini de caiz görenlerdir. ​İmâmeti Ca‘fer es-Sâdık’ın çocuğuna nakledenlere gelince, bil ki, onun bu konuda dikkate alınan dört oğlu Abdullah, Muhammed, İsmail ve Musa’dır. Abdullah’ın imâmetini kabul edenlere Eftahiyye denilir. Çünkü Abdullah “basık burunlu” (eftah) idi. Onlara Ammâriyye de denilir. Çünkü onlar önde gelenlerinden Ammâr isimli birine bağlı idiler. Muhammed’in imâmetini kabul edenlere ise Sümeytiyye denir. İsmail’in imâmetini kabul edenler ise Şîî İsmailîlerdir. Musa’nın imâmetini kabul edenlere ise Mufaddiliyye denilir. Burada başka bir görüş daha vardır ki o da şudur: İmâmet Ca‘fer es-Sâdık’ın dört oğluna birden aittir. Bu, el-Fudayl b. Süveyd et-Tahhân’ın takipçileri olan Fudayliyye’nin görüşüdür. ​İmâmeti Ca‘fer es-Sâdık’tan, onun çocuğu olmayan birine nakledenlere gelince bunlar beş görüş şeklinde ihtilaf etmişlerdir. Birincisi, Musa b. el-Hasen et-Taffî’nin [?] takipçileri olan et-Taffiyye’dir [?]. Bunlar Ca‘fer es-Sâdık’ın imâmeti Musa b. el-Hasen’e vasiyet ettiğini iddia ederler. İkincisi, dokumacı Bezîğ b. Musa’nın takipçileri olan el-Bezîğiyye’dir. Bunlar Ca‘fer es-Sâdık’ın imâmeti Bezîğ b. Musa’ya vasiyet ettiğini iddia ederler. Üçüncüsü, Musa b. İmrân el-Akmesî el-Kûfî’nin takipçileri olan Akmesiyye’dir. Bunlar Ca‘fer es-Sâdık’ın imâmeti Musa b. İmrân el-Akmesî’ye vasiyet ettiğini iddia ederler. 

 ​Dördüncüsü, Abdullah b. Sa‘îd et-Temîmî’nin takipçileri olan Temîmiyye’dir. Beşincisi, Kûfe’den Ebû Ca‘de’nin takipçileri olan Ca‘diyye’dir. ​İmametin Ca‘fer es-Sâdık’tan oğluna ve oğlu olmayan bir başkasına geçtiğinde ittifak edenler ise Ebû Ya‘fûr’un takipçilerinden ibaret olan Ya‘fûriyye’dir. Zira onlar her iki durumu da caiz görmüşlerdir. ​Ölümünden sonra Musa b. Ca‘fer’in imâmeti hakkında ihtilaf etmişler, bunlardan bir grup onun öldüğü konusunda duraksamış (tevakkuf) ve “Bilmiyorum öldü mü ölmedi mi?” demiştir. Şîî âlimlerden Yûnus b. Abdurrahman onlar hakkında “Siz [yağmurda] ıslanmış köpeklerden başka bir şey değilsiniz” dediği için bunlara Memtûriyye [yani yağmurda ıslanmış kimseler] denilir. Onlardan bir grup Musa b. Ca‘fer’in ölmediğini, diri olduğunu iddia etmiş, sonra ihtilafa düşmüşlerdir. Muhammed b. Bişr’in takipçileri olan Bişriyye, Musa’nın ölmediğini, halen diri olduğunu, malum vakte kadar ölmeyeceğini ve onun imâmeti kendisine vasiyet ettiğini iddia etmiştir. Karâmıta ise Musa’nın imâmeti kendisine vasiyet ettiğini iddia etmiştir. Musa b. Ca‘fer’in öldüğü konusunda kesin hükme varanlara gelince, bunlardan bir grup imâmeti onun oğlu Ahmed b. Mûsâ’ya nakletmişlerdir. Çoğunluk ise Musa’nın oğlu Ali er-Rızâ’ya nakletmişlerdir. ​Sonra Ali er-Rızâ’nın imâmetini savunanlar, onun ölümünden sonra ihtilaf etmişlerdir. Bunlardan bir grup onun oğlu Muhammed et-Takî’nin küçüklüğü nedeniyle ve o vakitte [dinî ilimlerde] herhangi bir bilgiye sahip olmaması nedeniyle imâmetini kabul etmemiştir. Zira Rızâ öldüğünde Takî dört yaşındaydı, sekiz yaşında olduğunu söyleyenler de vardır. Çoğunluk ise Takî’nin imâmetini kabul etmiştir. Sonra ihtilaf etmişler, bir grup Allah Teâlâ’nın Hz. İsa (a.s.) hakkında olduğu gibi her ne kadar küçük olsa bile onda usulü ve furûuyla bütün din ilimlerini yaratmasının uzak görülemeyeceğini söylemiştir. Diğerleri de yönetim işinin diğer insanlara değil sadece ona ait olmak anlamında onun imam olduğunu, fakat namazda imam olmasının ve hadisler hakkında fetva veren (müftî) birisi olmasının caiz olmadığını, buluğ çağına erişinceye kadar onun takipçilerinden birinin fetva vereceğini söylemişlerdir. ​Sonra Takî’nin imâmetini kabul edenler onun ölümünden sonra ihtilaf etmişlerdir. Onlardan bir kısmı imâmeti onun oğlu Musa’ya nakletmiş, çoğunluk ise Ali en-Nakî’ye nakletmiştir. ​Nakî’nin ölümünden sonra da ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı Nakî’nin hayatta olduğunu ve [âhir zamanda ortaya çıkması] beklenen kişi (muntazar) olduğunu iddia etmiş, bir kısmı da imâmeti onun oğlu Ca‘fer’e nakletmiştir. Çoğunluk ise imâmeti Nakî’nin oğlu Hasan b. Ali’ye nakletmiştir. ​Sonra Hasan’ın ölümünün ardından on iki görüş şeklinde ihtilaf etmişlerdir. Birincisi: Hasan b. Ali ölmedi. Çünkü bilinen bir oğlu olmadığı halde ölseydi, devir masum imamsız kalırdı ki, bu caiz değildir. İkincisi: O ölmüştür, fakat gelecektir. Onun “el-Kâim” olmasıyla kastedilen budur. Yani daha sonra kıyam edecektir. Üçüncüsü: O ölmüştür ve gelmeyecektir. Fakat imâmeti kardeşi Ca‘fer’e vasiyet etmiştir. Dördüncüsü: Hayır, doğrusu imâmeti kardeşi Muhammed’e vasiyet etmiştir. Beşincisi: Vâris bırakmadan ölünce, onun imam olmadığını, imamın Ca‘fer olduğunu anladık. Altıncısı: Hayır, doğrusu imamın Muhammed olduğunu anladık. Çünkü Ca‘fer fâsıklığını açıktan söylüyordu. Hasan da gerçekte fâsık idi. Bu durumda Muhammed imâmet için belirmiş olur. Yedincisi: Hasan ardında, ölmeden iki sene önce doğan Muhammed isminde bir oğul bırakmıştır. Fakat o, amcası Ca‘fer ve başka düşmanlarından korktuğu için gizlenmiştir. [Âhir zamanda ortaya çıkması] beklenen kişi (muntazar) odur. Sekizincisi: Hasan’ın ölümünden sekiz ay sonra doğan bir oğlu vardır. Dokuzuncusu: İmam ölünce ve oğlu da olmayınca imâmetin ondan başkasına intikal etmesi caiz olmaz. Zaman imamsız kalır ve [bu durumda] bütün yükümlülükler kalkar. Onuncusu: İmamın bu nesilden değil de bilakis Ali soyundan başka bir nesilden olması caizdir. On birincisi: İmâmetin bu nesilden başka bir nesle intikali caiz olmayınca, zamanın da imamsız kalması caiz olmadığından, geride, onun neslinden bir oğul kaldığını anlarız. Biz her ne kadar onu şahsen tanımıyorsak da zuhûr edinceye kadar ona bağlıyız. On ikincisi: İmâmet işi, Ali er-Rızâ’ya kadar malumdur. Ondan sonrası karışıktır. Bu nedenle hepsi hakkında hüküm vermeden duraksarız. ​Bil ki, bu büyük ihtilaflar bu on iki imam hakkında mütevâtir ve açık bir nassın olmadığını gösteren delillerden biridir.

​Keysâniyye Fırkalarının Açıklaması Hakkında: ​Bunlar, mü’minlerin emîri Hz. Ali’nin (r.a.) kölesi Keysân’ın takipçileri olup onun hakkında büyük bir inanca, yani Keysân’ın te’vil, bâtın, âfâk ve enfüs ilmini İbnü’l-Hanefiyye’den (r.a.) aldığı inancına sahip olmuşlardır. İşin sonunda onlar dinlerin reddine, kıyametin inkârına, hulûl ve tenâsüh görüşüne varmışlardır. ​Hz. Hüseyin’in öcünü almak için ayaklanan Muhtâr b. Ebî Ubeyd es-Sekafî el-Kûfî ilk olarak bir Hâricî idi, ikinci olarak Zübeyrî, üçüncü olarak Şîî, dördüncü olarak da Sünnî olmuştu. Denilir ki, Hz. Ali (r.a.) Muhtâr’a “Keysân” diyordu. Bu fırkaya bu nedenle Keysâniyye denildi. Onlar Muhammed b. el-Hanefiyye’nin imamlığı konusunda ittifak etmişlerdir. Sonra ihtilaf etmişler, Hayyân b. Zeyd es-Serrâc’ın takipçileri Hayyâniyye, Hz. Ali b. Ebî Tâlib’den sonra İbnü’l-Hanefiyye’nin imam olduğunu düşünmüştür. Buna şöyle delil getirmişlerdir: Hz. Ali (r.a.) Cemel Savaşı’nda sancağı ona verip şöyle demiştir: “Baban gibi vur ki övülesin. Alevlenmedikçe savaşta hayır yoktur.” ​

 ​Bu, onlara göre Hz. Ali’nin İbnü’l-Hanefiyye’yi kendi makamına geçirdiğini gösterir ve bu da imâmeti gerektirir. ​Keysâniyye’nin çoğunluğu ise Hz. Hüseyin’in (r.a.) katledilmesinden sonra İbnü’l-Hanefiyye’nin imâmetini kabul etmişler ve buna iki bakımdan delil getirmişlerdir. Birincisi: Hz. Hüseyin Kûfe’ye gitmeye kesin olarak karar verince ona imâmeti vasiyet etmiştir. İkincisi: Hz. Hüseyin’in evladından geriye kalan Zeynelâbidîn çocuk idi ve imâmet için ehil değildi. Bu durumda Muhammed İbnü’l-Hanefiyye’nin imâmeti belirginlik kazanmıştır. ​Muhtâr es-Sekafî insanları Muhammed İbnü’l-Hanefiyye’[nin imâmetini kabul etmeye] davet etti ve onun davetçilerinden biri olduğunu iddia etti. Sonra peygamberlik iddia etti. Muhammed bunu öğrendiğinde ondan berî olduğunu söyledi. Sonra Mus‘ab b. Zübeyr Muhtâr’ı öldürünce Abdullah b. Zübeyr adına Horasan, Irak, Hicaz ve Yemen’e hâkim oldu ve İbnü’l-Hanefiyye’yi İbnü’z-Zübeyr’e itaat etmeye davet etti. İbnü’l-Hanefiyye ondan kaçarak Abdülmelik b. Mervân’ın yanına gitti. Abdülmelik onun Şam’da bulunmasını istemedi ve Yemen’e dönmesini emretti. İbnü’l-Hanefiyye Yemen’e doğru yola çıktı ve yolda öldü. ​Sonra Keysâniyye görüş ayrılığına düştü. Onlardan bir grup İbnü’l-Hanefiyye’nin Razva Dağı’nda sağ olduğunu, kendisini koruyan bir aslan ve bir kaplanın arasında bulunduğunu, onun yanında su ve bal fışkıran iki pınarın bulunduğunu, gaybetten sonra dönüp yeryüzünü, zulümle dolduğu gibi adaletle dolduracağını, onun beklenen mehdi olduğunu ve o dağda Abdülmelik b. Mervân’a ve ondan önce de Yezîd b. Muâviye’ye başkaldırması nedeniyle hapisle cezalandırıldığını söylediler. Bu Ebû Kerb ed-Darîr’e tâbi olan Kerbiyye’nin görüşüdür. es-Seyyid el-Himyerî bu görüştendi ve beyitlerinde şöyle demişti: ​“Hey! Vasiyet edilene de ki: Canım sana feda olsun! // O dağı makam olarak kullanmayı uzattın.” ​Bir grup da onun öldüğünü ikrar etti ve bundan sonra iki görüş halinde ihtilaf ettiler. Birincisi: İbnü’l-Hanefiyye’den sonra imâmeti Zeynelâbidîn’e naklettiler. İkincisi: İmâmeti Ebû Hâşim Abdullah b. Muhammed b. el-Hanefiyye’ye naklettiler. Bunlar Keysâniyye’nin çoğunluğudur. Onlar Muhammed İbnü’l-Hanefiyye’nin te’vil ilmi ve bâtın ilminden çeşitli sırları ona ilettiğini iddia ettiler. ​Ebû Hâşim’in ölümünden sonra yedi bakımdan ihtilaf ettiler. Birincisi: Ebû Hâşim’in ölümünden sonra İmam Zeynelâbidîn’dir. İkincisi: Ebû Hâşim Şam’dan dönerken Serât arazisinde [Humeyme’de] öldü ve imâmeti Ali b. Abdullah b. Abbâs’a vasiyet etti. Ali de oğlu Muhammed’e vasiyet etti. Muhammed de oğlu -daha sonra Harran’da öldürülecek olan- İbrahim’e vasiyet etti. Sonra bu görüşü benimseyenler Horasan’da ortaya çıktılar ve insanları bu görüşe davet ettiler. Bu daveti güç sahibi Ebû Müslim kabul etti ve insanları İbrahim’e uymaya çağırdı. Mervân b. Muhammed, İbrahim’e yapılan çağrıyı öğrenince İbrahim’i yakalayıp hapsetti. Bunun üzerine Şîa şaşkın bir halde kaldı. Derken Yaktîn b. Musa –ki o da bu davetin liderlerinden biriydi- onlara şunu anlattı: “Ben İbrahim el-İmâm’ı Mervân’ın hapsinde gördüm. Ona ‘Beni kime bırakıyorsun?’ dediğimde,  ​bana ‘İbnü’l-Hârisiyye’ye’ dedi ve bununla kardeşi Ebû’l-Abbâs el-Seffâh’ı kastetti.” Şöyle de anlatılır: Ebû Müslim Keysânî iken, Keysâniyye’nin davetçilerinden onların ilimlerinin Ehl-i Beyt’e emanet edildiğini öğrenmişti. Bu nedenle bu konuda karar kılmıştı. [Câ‘fer] es-Sâdık’a bir elçiyle “Ben insanları Emevîoğulları’nın yönetiminden Ehl-i Beyt’in yönetimine çağırmıştım. Eğer bu davete rağbet gösterirsen senden iyisi olmaz.” şeklinde yazdı ve Sâdık da ona “Sen benim adamlarımdan değildin. Zaman da benim zamanım değil” yazdı. Bunun üzerine Ebû Müslim Abbasoğulları’na yöneldi. Üçüncüsü: Ebû Hâşim imâmeti, kardeşinin oğlu Hasan b. Ali b. Muhammed b. el-Hanefiyye’ye vasiyet etti. Hasan ölürken imâmeti oğlu Ali b. Hasan’a vasiyet etti. Ali [b. Hasan] öldüğünde ardından bir oğul bırakmadığı için imâmet Muhammed b. el-Hanefiyye’de dursun diye [Ali b. Hasan’ın] imâmetinden döndüler. Bunlar Abdülkerîm b. Ömer el-Bezzâz’ın takipçileridir. Dördüncüsü: Hayır, daha doğrusu imâmeti Benân b. Sem‘ân el-Fehdî el-Gâlî’ye vasiyet etmiştir. Beşincisi: Hayır, daha doğrusu imâmeti Abdullah b. Amr b. Harb el-Kindî’ye vasiyet etmiştir. Altıncısı: Hayır, daha doğrusu imâmeti Abdullah b. Ma‘ûne b. Ca‘fer b. Ebî Tâlib’e vasiyet etmiştir. ​Bu çok sayıdaki farklılık, sırf delilsiz iddialardan (tahakkümât) ibaret olup uzatmaya gerek yoktur. ​Zeydiyye Fırkalarının Açıklaması Hakkında : Onların ittifak ettikleri şey şudur: Hz. Peygamber’den (s.a.s.) sonra imam, gizli nas yoluyla Hz. Ali b. Ebî Tâlib (r.a.), sonra Hz. Hasan, sonra Hz. Hüseyin, sonra zalimlere karşı kılıç çekerek insanları kendisine davet eden, imâmet şartlarını toplayan her Fâtıma evladıdır. ​Sonra ihtilaf etmişler ve bir kısmı Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i nas yoluyla tayin ettiğini söylemiştir. Diğerleri ise Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Hz. Ali’yi nasla tayin ettiğini, Hz. Ali’nin Hz. Hasan’ı, Hz. Hasan’nın da Hz. Hüseyin’i nasla belirlediğini söylemişlerdir. Zeydiyye’nin üç fırkası vardır. ​Cârûdiyye: Ebû Cârûd b. Ziyâd b. Münkız el-Abdî’nin takipçileri olan Cârûdiyye, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Hz. Ali’yi (r.a.) ismiyle değil de vasfıyla tayin ettiğini, oysa insanların ​söz konusu vasfı tanıyamadıkları için yetersiz kaldıklarını, Hz. Ebû Bekir’i (r.a.) seçimleriyle naspettiklerini ve bu nedenle de fâsık olduklarını iddia ettiler. ​Süleymâniyye: Süleymân b. Cerîr’in takipçileri olan Süleymâniyye biatın imâmetin yolu olduğunu iddia ettiler ve Şeyhayn’ın [yani Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in] imâmetini, içtihada dayalı bir iş olarak biat yoluyla kabul ettiler. Sonra bu içtihadı bazen isabetli bazen de hatalı gördüler, fakat bu içtihattaki hatanın fâsıklık derecesine ulaşmadığını söylediler. Hz. Osman’a dil uzatıp onu tekfir ettiler. Ayrıca Hz. Âişe, Hz. Talha, Hz. Zübeyr ve Muâviye’yi Hz. Ali’ye (r.a.) karşı savaşmaları nedeniyle tekfir ettiler. ​Sâlihiyye: el-Hasen b. Sâlih b. Hayy el-Fakîh’in takipçileri olan Sâlihiyye Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer’in (r.a.) imâmetini kabul ediyorlar ve Ali b. Ebî Tâlib’i diğer sahabîlerden (Allah onlardan razı olsun) daha faziletli kabul ediyorlardı. Ancak Hz. Osman hakkında hüküm vermeyip duraksıyor ve şöyle diyorlardı: “Biz Osman’ın faziletleri hakkında gelen haberleri işittiğimizde onun mü’min olduğuna inanıyoruz, ona kin beslenmesine yol açan işlerini gördüğümüzde ise onun hakkında fâsık olduğuna hükmetmek gerekir. Onun durumunu konusunda şaşkınlığa düştük ve onun işini Allah Teâlâ’ya havale ettik.” Bunların usüldeki görüşleri Mu‘tezile mezhebine yakındır. ​ ​ ​Onların sözlerinin dayanağı (medâr), delil getirme noktasında bir kaide, hasımlarının sözlerini cevaplamada başka bir kaide üzeredir. Birinci kaide şudur: İmâmet [ilahî bir] lütuftur. Çünkü biz örfteki tümevarımdan sonra biliriz ki, kendilerini çirkinliklerden/kötülüklerden meneden baskın bir liderleri olduğunda insanların çirkinliklerden/kötülüklerden kaçınmaları, bunun tersi duruma kıyasla daha çoktur. Lütuf ise imkân sağlama (temkîn) ve zararın ortadan kaldırılması tarzında cereyan eder. Hikmet sahibi bir teklif edene bu ikisi farz olunca imâmet de farz olur. ​Onlar imamın masumiyetini de bunun üzerine inşa edip şöyle dediler: İnsanlardan çirkinin/kötünün sâdır olmasının imkânı, onları imama muhtaç kılar. Bu imam hakkında da gerçekleşseydi, imam da başka bir imama muhtaç olurdu ve teselsül gerekirdi. ​Onlar icmâın delil olmasını da bunun üzerine inşa ettiler. Şöyle ki: [Onlara göre] zamanın masum imamsız olmasının imkânsız olduğu sabit olunca ve masum da ancak hakkı söylediğine göre icmâ, imamın hak olan sözünü açığa çıkaran (kâşif) bir mahiyet arz eder.  ​Bu nedenle icmâ delil niteliği kazanır. Bununla, icmâın delil olduğu bilgisinin, peygamberin doğruluğunu bilmeye dayanmadığı açığa çıkar. ​Onlar Ali b. Ebî Tâlib’in (Allah yüzünü ak etsin) imâmetini de imamın masumiyetinin zorunluluğu ve icmâın hakikatinin zorunluluğu üzerine inşa ettiler. Bunun açıklaması şöyledir: Akıl imamın masumiyetinin zorunlu olduğuna delalet edince ve bunu söyleyen herkes de imamın Ali b. Ebî Tâlib olduğunu söylediğine göre ve bu Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği dinden tümevarım sonrasında zorunlu olarak bilinince, biz eğer “İmam, Ali’den (r.a.) başkasıdır” deseydik bu icmâı bozan bir şey olurdu. ​Onlar bununla diğer imamlarının imâmetini ayrıca Muhammed b. el-Hasan’ın varlığını, gaybetini ve imâmetini ispat edip şöyle dediler: Çünkü böyle bir şahsın var olması ve bu uzun müddet boyunca varlığını sürdürmesi mümkündür. Allah Teâlâ bütün mümkünlere kâdirdir. Zamanın masum imamsız kalmasının imkânsız olduğu sabittir. Bunu söyleyen herkes imamın bu kimse olduğunu söyler. O halde imam, başkası olsaydı bu, icmâı bozan bir şey olurdu. ​Şöyle denilemez: [i] Daha önce bazı imamlar hakkında Şîa arasında büyük ihtilafın açıklaması geçmemiş miydi? O halde nasıl olur da siz herkesin bu sıradüzenine göre icmâının olduğunu iddia edersiniz. [ii] Ayrıca İsmâîliyye zamanımızda büyük bir fırka olup onlar bu sıradüzeni hakkında tartışmaya giriyorlar. Çünkü şöyle diyoruz: Birincisi hakkında şöyle deriz: Bu tertipten başkasını savunanların kökleri kesilmiştir. Eğer onların sözleri gerçek olsaydı o sözün terki konusunda icmâ etmiş oldukları halde zamanımızdaki insanlar, hata üzerinde icmâ etmiş olurlardı. Bu ise caiz değildir. İsmâîliyye’nin muhalif olmasına gelince, bu icmâı bozmaz, çünkü biz açıkladık ki, imamın masum olması gerekir. Oysa İsmâîlîler fâsıktırlar, daha doğrusu şeriatı eleştirmeleri ve âlemin ezelîliğini savunmaları sebebiyle kâfirdirler. İşte bu onların görüşünün en iyi sunumudur. ​Sonra bu mezhebe karşı şöyle bir itiraz söz konusudur: Hz. Ali ve evladı imam idiyseler niçin imâmetle meşgul olmamışlar, bu amaçla zalimlerle savaşmamışlardır? İşte bu durumda Şîa başka bir kaide takrir etmiştir: İşte bu [ikinci] kaide, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) mağarada gizlenmesinin caiz olmasına kıyas ederek takiyyenin caiz olduğu görüşüdür. Sonuç olarak mezheplerinde onların, delil getirirken imâmetin aklen zorunlu olmasına, itirazları giderirken de takiyye görüşüne dayandıkları açığa çıkmıştır. Şu halde onların bu iki öncül konusundaki sözleri doğru ise zafer onlarındır, eğer doğru değilse zafer de onlara ait değildir. ​Onların Kur’ân ve hadislerin naslarına dayanmalarına gelince, bu Zeydiyye’nin onlarla ortak olduğu hususlardandır. Açık nassın rivayetine gelince, onların akıllı kimseleri, bu konuda tevâtür iddiasının caiz olmadığını kabul ederler. Hatta eş-Şerîf el-Murtezâ –ki İmâmiyye’nin en değerlisi ve en bilgilisi, düşünce ve akıl yürütme bakımından en derinidir- ​Kitâbü’ş-Şâfî’de Ca‘fer b. Kubbe’den bu nassı işitenlerin az olduğunu rivayet etmiştir. ​[Şîa'ya] İtiraz: ​Biz imâmetin vacip olduğunu kabul etmiyoruz. İmâmetin lütuf olduğunu da kabul etmiyoruz. Onun “İnsanlar zorlayan bir lidere sahip olduklarında durum şöyle şöyle olur” sözü hakkında şöyle deriz: Kadınlar ve emîrlerin hepsi masum olsaydılar lütuf daha tam olurdu. Bu durumda size, bunun da vacip olması lazım gelir. Bu ittifakla vacip olmayınca biliriz ki imâmet de vacip değildir. [Lütfun daha tam olması için bütün kadınlar ve emîrlerin masum olmasının vacip olmamasının iki gerekçesi olabilir:] [i] Ya masum emîrlerin ve kadınların her yere atanmasında her ne kadar zikredilen fayda olsa da ancak burada Allah Teâlâ’nın, bilgisini [bize bildirmeyip] kendisine ayırdığı bir zarar vardır. [ii] Ya da bu, her ne kadar zararların şaibelerinden uzak sırf lütuf olsa bile lütuf vacip değildir. Her iki varsayıma göre en büyük imam [yani devlet başkanlığı] hakkındaki söz, bunun gibidir. Bu nükte burada yeterlidir. Daha derin bir araştırma geniş hacimli kitaplarımızda zikredilmiştir. ​İmâmetin vacip olduğunu kabul ettik diyelim, fakat icmâın delil olduğunu kabul etmiyoruz. ​Onun “İcmâ masumun sözünü açığa çıkarır” sözü hakkında şöyle deriz: İcmâ ile muhalifini bilmediğimiz bir icmâı ya da hakkında muhalefetin olmadığını bildiğimiz bir icmâı kastedebiliriz. Birincisi kabul edilmez (memnû‘). Çünkü muhalifini bilmememiz muhalifinin yokluğuna delalet etmez. İkincisi kabul edilir. Fakat bizim bu tarz bir icmâı bilmemizin mümkün olduğunu kabul etmeyiz. Bu meselede uzak doğuda ve uzak batıda muhalefet eden birinin bulunmadığını kim kesin olarak bilebilir ki?! ​Şöyle denilemez: Muhalifinin olmadığını bilmemiz mümkündür. [a] Çünkü dikkate alınan avâm değil, âlimlerdir. Her asrın âlimleri ise tanınır ve meşhur olduklarından bizim onların sözlerini bilmemiz mümkündür. [b] Ayrıca onun zikrettiği şeyler icmâ kapısını kapamaya götürür. Oysa siz bunu kabul etmiyorsunuz. ​Çünkü biz şöyle cevaplarız: ​[[a] şıkkına cevap:] Biz her çağın âlimlerinin dünyanın her tarafında tanındığını kabul etmiyoruz. [i] Çünkü batı âlimlerinin doğu âlimlerinden haberi olmadığı gibi bunun aksi de doğrudur. [ii] Ayrıca [size göre] masum imam, imamların en değerlisi ve en faziletlisi olmasına rağmen dünyada tanınmamaktadır. Zira biz dünyada tanıdığımız âlimlerin hiçbirinin üç yüz sene ve daha fazla yaşamış olmadığını ve bu nedenle hiçbirinin el-Hasan el-Askerî’nin oğlu olmadığını biliriz. Bilakis onların babasını ve atalarını tanırız. Bu durumda şöyle deriz: Eğer zikrettiğiniz şeyler doğru olsaydı, bu sizin imamınızın reddedilmesi hakkındaki delillerin en güçlüsü olurdu. Çünkü biz deriz ki, insanlar arasında meşhur olsaydı var olurdu, meşhur olmadığı için var da değildir. “Masum imam biliniyor, fakat nesebi ve ömrü bilinmiyor” denilemez; çünkü biz şöyle diyoruz: Bunun gizli olması caiz olsaydı onun görüşünün ve mezhebinin de gizli olması caiz olurdu. Çünkü bu ikisinden birinin caiz görülmesi, diğerinin caiz görülmesinden daha uzak bir ihtimal değildir.

 ​[[b] şıkkının cevabı:] Biz-Razi ve diğerleri-, âlimlerin bir beldeye sığacak kadar az oldukları durumda icmâın mümkün olduğunu kabul ediyoruz. Şu anda ise bunu bilmiyoruz. Belki de bütün insanlar Hz. Ebû Bekir’in zorunlu olarak masum olduğunu düşünüyor ya da bunu başka bir insan hakkında iddia ediyor olabilir. Bu ihtimal açığa çıktığında [icmâ hakkındaki] kesinlik ortadan kalkar. ​İcmâın masumun sözünü açığa çıkaran bir delil olduğunu kabul ettik diyelim, fakat masumun sözü ne zaman bir delil olur, mutlak olarak mı yoksa takiyyenin yokluğu anında mı? Birincisi, sizinle bizim aramızda ittifakla kabul edilmezken (men‘), ikincisi kabul edilir, fakat bu, hakkında icmâ bulunan sözün delil olduğunu göstermez. Çünkü imamın bunu, takiyye gereği ya da korkudan dolayı onaylamış olması muhtemeldir. Bu takdire göre icmâa tutunmak geçersiz olur. ​Delilinizin doğruluğunu kabul ettik diyelim, fakat şununla bu iddianın çelişiği ispatlanır (mu‘âraza): [i] Şayet o, imam olsaydı talebini açıklardı. Nitekim Hz. Ali (r.a.) Muâviye’ye karşı talebini açıkça ortaya koymuştur. Yine Hz. Hüseyin Yezîd’e karşı talebini, iş ölümü umursamayacak noktaya varacak kadar açıkça ortaya koymuştur. [ii] Ayrıca Abdurrahman b. Avf şûra günü Hz. Ali’ye (r.a.) Allah’ın kitabı, peygamberinin sünneti ve Şeyhayn’ın [Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in] yaşantısı şartıyla biat edince Hz. Ali Şeyhayn’ın yaşantısına dayanmayı kabul etmeyip imâmeti bu yüzden bıraktı. Hâlbuki onun o lafzı söylemesi ve bununla lafzın zâhirinin dışındaki bir şeye [içinden] niyetlenmesi mümkündü. Zira çelişkili konuşmalarda [yani iki anlama muhtemel sözlerde] yalandan kaçınmayı sağlayan bir seçenek bulunur. Bu kadarına bile razı olmayan bir kimsenin [yani Hz. Ali’nin], takiyye sebebiyle küfre razı olduğu nasıl söylenilir?! Bu konudaki sözün tamamı, en-Nihâye adlı eser[imiz]de zikredilmiştir. ​Bu kitabı Süleymân b. Cerîr ez-Zeydî’den aktarılan bir sözle bitirelim. O şöyle demiştir: Râfızîler’in imamları kendi taraftarları için iki görüş koymuşlardır ki, bu iki görüşe rağmen hiç kimse onları yenemez. ​Birincisi bedâ görüşüdür. Onlar kendilerinin güç ve saltanata sahip olacaklarını söylediklerinde, sonra iş onların dediği gibi olmayınca “Bu konuda Allah’a ait [ilim, irade ve tekvîn sıfatlarında] bir değişim zuhûr etti” derler. Şîa’nın eski neslinden Zürâre b. A‘yun, imamın zuhûrunun alametlerinden haber verirken [bu konuda] şöyle söylemiştir: ​İşte bunlardır, vaktiyle gelen emareler Allah’ın takdir ettiklerinden kaçmaya gücün yetmez Bedâ olmasaydı onu “geçici değil/sabit” diye isimlendirirdim Halbuki bedâ niteliği, değişip duranın bir niteliğidir Bedâ olmasaydı [hiçbir şey] olmazdı, sonra çekip çevrilmezdi Ezelî ebedî zamanı alev alan bir ateş gibi olurdu Tabiatla aydınlatan bir ışık gibi olurdu Oysa Allah’ın, tabiatlardan bahsetmesi hoş değildir. ​İkincisi takiyyedir. İmamlar ne isterlerse onu konuşurlar. Onlara “Bu hatadır” denildiğinde ya da kendileri için söyledikleri şeyin geçersiz olduğu açığa çıktığında “Biz bunu takiyye olarak söyledik” derler.

Konu ile ilgili malumat imamımız Fahreddin Razi Hazretlerinin el-muhassal eserinden alınmıştır.